NATO ve mutfak diplomasisi
Türkiye'nin ev sahipliğinde gerçekleştirilen ve NATO üyesi ülkelerin devlet ve hükümet başkanlarını bir araya getiren zirve sona erdi.
Diplomatik açıdan somut olmayan önemli çıktılar üretmesinin yanı sıra zirve; Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron'un ikili görüşmelerde dahi çıkarmadığı gözlüğü, Arnavutluk Başbakanı Edi Rama’nın aile fotoğrafı çekimi sırasında giydiği beyaz spor ayakkabıları, İtalya Başbakanı Giorgia Meloni'nin dikkat çeken jest mimikleri ve Yunanistan başbakanı Miçotakis’in yürüyüşü gibi pek çok renkli hali ile kamuoyunun aklında kaldı. Ve tabii bir de liderlere sunulan yemek menüsü ile…
Devlet erkanının katıldığı davet ve ziyafetler, diplomatik ilişkilerin en köklü araçlarından biri olarak kabul edilir.
Diplomatik sofralarda oturma düzeninden servis sırasına, menü seçiminden davetlilerin belirlenmesine kadar her ayrıntı sembolik ve siyasal anlamlar taşır. Bu tercihler, devletler arasındaki ilişkilerin niteliği, kurumsal hiyerarşi ve güç dengeleri hakkında çeşitli mesajlar verir. Dolayısıyla yemek ve sofra, resmi müzakerelerin dışında da diplomatik iletişimin etkili araçlarından biri olarak değerlendirilir. Bu sofralar; kimlik, yakınlık, mesafe, dayanışma, birliktelik ya da dışlanma gibi çok katmanlı mesajları iletebilme gücüne sahiptir.
Toplumlar ve devletler arasındaki iletişimi geliştirmede yemek, tarih boyunca önemli bir araç olmuştur.
Günümüzde uluslararası ilişkiler literatüründe "mutfak diplomasisi" olarak adlandırılan bu yaklaşım, ülkelerin yemek kültürlerini kullanarak olumlu imaj yaratmalarını, karşılıklı anlayış geliştirmelerini ve ilişkileri güçlendirmelerini sağlar. Bu anlamda mutfak diplomasisi, çoğu zaman resmi dış politika araçlarının ötesine geçen ve kamu diplomasisinin önemli bileşenlerinden biri olarak değerlendirilen yumuşak güç unsurlarından biri olarak karşımıza çıkar.
Kültürel çalışmalar profesörü Ben Highmore'a göre "ötekini yemek", farklı toplumlara yönelik olumlu bir bakış açısı geliştirilmesini sağlar. O’na göre yemek aracılığıyla farklı kültürlerin birbirini tanıması ve anlaması kolaylaşır. Bu nedenle mutfak deneyiminin, devletler arasındaki ilişkilerin geliştirilmesine dolaylı katkı sunduğu düşünülür. Eski Fransa Başbakanı Jean-Pierre Raffarin'in "Masa; gücün etki ettiği, gerilimlerin hafifletildiği ve ilişkilerin kurulduğu yerdir." sözü de bu yaklaşımı destekleyen önemli değerlendirmelerden biridir ama elbette her zaman olumlu sonuçlanmayabilir.
1992 yılında George W. Bush’un Asya gezisi sırasında katıldığı davette Japonya Başbakanı'nın üzerine kusması buna örnek gösterilebilir. Bush’un Havyarlı çiğ somon yemesinin ardından gerçekleşen bu elim hadise yemekten mi gripten mi Japonya’da hala tartışılagelmekterdir.
İran ve Amerika Birleşik devletleri arasında 2015 yılındaki Nükleer anlaşma öncesi sürdürülen müzakereler, mutfak diplomasisine olumlu anlamda örnek gösterilebilir. Defalarca sonuçsuz kalan görüşmeler boyunca heyetlerin ayrı yerlerde yemek yediği biliniyor. Anlaşmazlıklar sonucu masadan bir kez daha kalkan Amerikalı yetkililere İranlılar tarafından bu defa birlikte yemek yeme teklifi sunuluyor. Ama masada siyaset ve politika konuşulmaması şartıyla.
20 ay süren ve defalarca çıkmaza giren müzakereler bu yemeğin ardından 10 gün içinde çözüme kavuşuyor ve sonrasında anlaşmaya varılıyor. Tarafların paylaştığı Pers yemeği ve burada oluşturulan samimiyetin, yani mutfak diplomasisinin de sonucu olumlu etkilediği iddia ediliyor.
Türkiye'de ise bu kavramın en dikkat çekici örneklerinden biri, 2004 yılında İstanbul'da düzenlenen NATO Zirvesi sırasında gerçekleştirilmiştir.
Dönemin Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'in Dolmabahçe Sarayı'nda, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın ise Topkapı Sarayı'nda verdiği resmî akşam yemekleri ile gastronominin diplomatik iletişimdeki rolünü göstermesi açısından önemli örneklerdir.
Defne Karaosmanoğlu’nun Yemekle Devrialem kitabında yer alan ifadelere göre Dolmabahçe Sarayı'ndaki davetin mutfağını yöneten Şef Vedat Başaran, Osmanlı mutfağını olduğu gibi sunmak yerine, geleneksel lezzetleri modern pişirme teknikleri ve çağdaş sunum anlayışıyla yeniden yorumlamayı tercih etmiştir. Bu yaklaşım, Türkiye'nin hem tarihsel mirasını hem de çağdaş mutfak anlayışını aynı sofrada temsil etmeyi amaçlamıştır.
Başaran'ın aktardığına göre davette Jacques Chirac, George W. Bush ve Tony Blair gibi dünya liderleri siyaset yerine yemek üzerine sohbet etmişlerdir. Jacques Chirac'ın George W. Bush'u mutfağa davet ederek "George, buraya gel, bu harika yemeği bu arkadaşlar hazırladı." sözleriyle ekibi tebrik ettiği, ayrıca Fransa'nın Versay Sarayı'nda dahi bu ölçekte bir davetin hazırlanmasının kolay olmadığını ifade ettiği belirtilmektedir.
Benzer şekilde Tony Blair de Vedat Başaran'ın hazırladığı yemeği dünyanın farklı ülkelerinde tattıkları yemekler arasında en etkileyici örneklerden biri olarak değerlendirmiştir. Bu değerlendirmeler, gastronominin diplomatik temaslarda nasıl etkili bir iletişim aracı hâline gelebildiğini göstermektedir.
2004 yılındaki davette "Hünkâr Tabağı" adı altında sunulan menüde zeytinyağlılar ve yerel lezzetlerden oluşan ara sıcaklar, ana yemek olarak külbastı, tatlı olarak ise kabak tatlısı ve tavuk göğsü yer almış, yemeklerde Türkiye'nin farklı bölgelerinden temin edilen ürünler kullanılarak Osmanlı mutfak kültürü çağdaş bir yorumla sunulmuştur.
Geride bıraktığımız NATO Liderler Zirvesi'nde de benzer bir yaklaşımın benimsendiği görülüyor.
İki Michelin yıldızlı Şef Fatih Tutak tarafından hazırlanan menüde Türkiye'nin farklı coğrafyalarını temsil eden ürünler tercih edildi. Başlangıçta Trabzon tereyağı ve Hizan karakovan balı eşliğinde taş fırın pidesi, zeytinyağlı sebze sote servis edildi. Ara sıcak olarak Kayseri mantısı, yanık Denizli yoğurdu ve isli Ayaş salçasıyla sunuldu. Ana yemekte ise liderlere iki seçenek hazırlandı. İlk seçenek; tarama, Urla sakız enginarı ve Tokat yaprağı ile hazırlanan deniz levreği, ikinci seçenek ise yanık Trabzon tereyağı, köz patlıcan ve kuzugöbeği mantarlı firik pilavı eşliğinde ağır ateşte pişirilmiş dana kaburgası. Tatlı olarak ise Antep fıstığı köpüğü, Maraş dondurması ve bergamot ile tamamlanan Sütlü Nuriye ikram edildi.
Baklava yerine sütlü nuriye, yoğurt yerine bölgesel bir lezzet olan yanık denizli yoğurdunun tercih edilmesi, komşu Yunanistan ile zaman zaman bazı lezzetlerin tescili dolayısıyla yaşadığımız anlaşmazlığı körüklememek adına diplomatik olarak mı tercih edildi şu an bunu bilemiyoruz.
Yemeklerin tatlarını, bu zirvede sofrada konuşulanları da bilemiyoruz ama şunu biliyoruz ki; yemek, yalnızca fizyolojik bir ihtiyaç değil; kültürel kimliği, tarihsel hafızayı, ekonomik ilişkileri ve siyasal mesajları aynı sofrada buluşturan çok boyutlu bir iletişim aracı.
Birleştirici ya da ayrıştırıcı işlev üstlenebiliyor; dayanışmayı, ortak kimliği ve kültürel etkileşimi güçlendirebiliyor. Aynı zamanda ekonomi, siyaset, sosyoloji, antropoloji ve kültürel çalışmalar gibi birçok disiplinin ortak inceleme alanını oluşturuyor. Bu özellikleri dolayısıyla yemek tarihi uzmanı Montanari "Sofra dünyayı anlatır." ifadesini kullanıyor. Biz de bu zirvede kurduğumuz sofra ile bir kez daha kendimizi dünyaya anlattık. Yemeklerin fotoğrafını NATO ekibi çektiği için ve de paylaşılması yasak olduğu için onlara ulaşamadık. Ayrıca maraş dondurmalı bergamotlu sütlü nuriyenin o hiç bilmediğimiz tadına hayalimizde dahi olsa hayran kaldık.
Tepkiniz Nedir?
Beğen
0
Beğenmedim
0
Aşk
0
Komik
0
Kızgın
0
Üzgün
0
Vay
0